YÖRET

İoanna Kuçuradi ile şiddetsiz toplum kampanyası için yapılan görüşme

Sayın İoanna Kuçuradi,

Önce YÖRET V. ve kendi adıma tekrar geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve önerimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Zor şartlarda bile cevaplama isteğinizi bildirerek hepimize aydın insan sorumluluğu konusunda  yine hepimize önemli bir örnek oldunuz.

Sevgi Özkan(YÖRET Vakfı Yönetim Kurulu üyesi)

Sayın İoanna Kuçuradi bir düşünür ve kıdemli bir öğretici olarak geçmiş ve günümüz açısından Şiddet’i nasıl tanımlarsınız?

-Sizce insani yönelim olarak Şiddet nedir? İnsanlar neden şiddete başvururlar?

-Şiddetin, nitelendirilme yönünden çeşitleri nedir? Bu doğrultuda kullanılan kibar şiddet nitelemesi neyi tanımlar? 

-Şiddet olgusu, insanın ve insanlığın gelişiminde nasıl bir seyir izlemiştir?

-Her şeyin zıddı ile var olabildiği gerçeğinden kalkarak “şiddet olmasa şiddetsizlik”, “Kötülük olmasa İyilik olamaz” çelişkisi nasıl açıklanabilir?

-Bu temel çelişki doğrultusunda şiddeti yok etmek mümkün olabilir mi?-

-Özellikle bütünsel bağlantısallık açısından  Şiddet ve Hız, zamanımızın birbirini tetikleyen en karakteristik özellikleridir diyebilir miyiz?

-Şiddet’ in artmasına yol açan etkenler ve şiddetsizliğin içselleştirilmesinde, şiddete ihtiyaç duyulduğu çelişkisi, nasıl cevaplanabilir?

-Digital çağın etkilediği pek çok alan gibi şiddet olgusunun da, özellikle insan ilişkilerinde kullanılan tartışılmaz bir sorun çözme aracına dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?

-Benim en merak ettiğim konulardan biri de günümüzde ve bundan sonraki Digital kuşakların genel olarak felsefi düşünce ile ilişkileri, sizce nasıl olacaktır ?

-Digital dünyanın içine doğan nesillerin şiddet etkileşim alanlarına maruz kalmaları önlenemese de daha ez etkilenmelerinin yolları sizce nasıl oluşturulabilir?-

Değerli İoanna Kuçuradi,

Şiddet konusunda duyarlılık yaratmak amacıyla düzenlediğimiz kampanyamızı destekleyen bu önemli katkınız için size çok teşekkür ediyoruz. Saygı ve sevgilerimizle

Sevgi Özkan

 


Şiddete Felsefeyle Bakınca

Yaklaşık 20 yıl önce Montreal’de bir genç, üniversitede sınıflara girerek rastgele 14 kız öğrenciyi öldürmüş, sonra da kendini öldürmüştü. Ondan kısa bir süre sonra da, yine Montreal’de “Şiddet ve Birlikte Varolma” başlıklı bir konferans düzenlenmişti. Bu konferansa katılan Fransız biyolog Dr. Karli, konferansın “Şiddet hayvansal yanımızda kökenleri bulunan bir kader midir? Yoksa özgürlüğümüzün bir sonucu mudur?” başlıklı oturumunda, ekibinin 10 yıllık bir araştırmasının sonuçlarını bir bildiri olarak sundu. Bu sonuçlara göre şiddetin doğuştan olmadığını söyledi. Bu nokta çok önemlidir, çünkü şiddetin doğuştan olmadığını farzedersek, şiddetin önlenebilirliği konusunda çıkan sonuç, doğuştan olduğunu farzedersek çıkan sonuçtan çok farklı olur. Şiddet insan doğasında olan bir şey değilse, önlenmesi de mümkündür demektir. Doğasındaysa, belki azaltılabilir, ama önlenmesi mümkün değildir sonucu çıkıyor.

 

Şiddet insanın doğasında mıdır, değil midir, ben bilmiyorum. Ama kendi gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim: kişiler tepkilerini şiddetle göstermeye başladıktan sonra, onları geri döndürmek oldukça zor. Ancak tepki göstermenin tek yolunun şiddet olmadığının farkına varırlarsa, belki bir umut olur. O zaman da “kişilerin ne şekilde bunun farkına varmalarını sağlayabiliriz?” sorusu ortaya çıkıyor.

 

Şiddet dünyamızın bir olgusudur. Şiddetin de son yıllarda tüyler ürpertici biçimler aldığı ve korkutucu boyutlara vardığı da bir olgu. Bu artış karşısında –ilk ve orta öğretimdeki çocuklarda ve sokakta yaşayan ve çalışan çocuklarda gösterdiği artış karşısında– bu konu her yerde tartışılıyor, ardı ardına toplantılar yapılıyor. Ancak bu artış durdurulamıyor.

 

Bu artış Türkiye’de ve dünyada neden, nasıl oldu? Burada bu artışın temelindeki sosyal, ekonomik ve diğer nedenlerin, yoksulluğun, nüfus artışının, cehaletin ve çeşitli beyin yıkamalarının üzerinde durmayacağım. Bunlar üzerinde çok duruluyor.

 

Ben burada şiddetin  ne  olduğu  üzerinde  ve  kişilerde nasıl ortaya çıktığı üzerinde, yani şiddetin antropolojik yanı üzerinde durmak istiyorum; sonra da bunları göz önünde bulundurarak, acilen alınması gereken bazı uzun vadeli önlemler ile bazı acil, hem de alınması zor olmayan, bir-iki önlem konusunda düşündüklerimi size sunmak istiyorum. Çünkü şiddetin ne olduğu üzerinde düşününce, her şeyden önce şiddetle doğrudan doğruya savaşılamayacağını da görüyoruz. Şiddetle savaşmak ancak dolaylı olarak, şiddet kullanmaya ihtiyaç duymayacak insanlar yetiştirmekle olur, diye düşünüyorum.

 

Nedir şiddet? Bir olgudur demiştim, ancak şu anda inanılmaz boyutlar kazandı. Böyle olunca da birçok kişi için doğal bir eylem biçimi haline geldi. Çok doğal bir şekilde kişiler tepkilerini şiddet kullanarak gösteriyor. Hiç unutmuyorum, bir gazetede bir filmin tanıtımını yaparken, rejisörü “seyretmeye dayanamayacağınız şiddet var” ifadesini kullanıyordu. Çevremizde görmeye dayanılması güç şiddet eylemleri ortalıkta cirit atarken, acaba seyretmeye dayanamayacağımız şiddetin gösterildiği bir film neden çevirilir?

 

Şiddetin hastalık belirtisi olduğunu söylemek, önemli ölçüde doğru olsa da, kolay bir cevaptır. Şiddet eylemde sınır tanımamanın en çarpıcı görünümüdür. Korkunun, bencilliğin, gururun en direkt tepkisidir. Etik cehaletin belirtisi olarak da düşünülebilir ve şiddet ancak insanlarda görünür. “Şiddet hayvansal yanımızla ilgilidir” deniyor. Ama hayvanların yaptıkları şiddet değildir. Onlar belirli uyarıcılara cevap veriyorlar. Şiddet dediğimiz şey insanlara özgüdür. Yaramazlık yapan çocuğunu kızgın maşayla yakmak da şiddettir. Bir esiri ortalıkta çıplak durmaya mecbur etmek de şiddettir. Ne var ki, dar bir yolda hızlı yürümesini engellediği için yaşlı bir insana çarpmak ve onu itip düşürmek de şiddettir, ama kimse şiddet saymıyor bunu.

                    

Şiddet eylemleri, fiziksel güç kullanarak, o anda kendisini koruyamayacak ya da başkası tarafından korunamayacak bir insana tepki olarak ya da kasıtlı olarak fiziksel ve psişik varlığına zarar veren eylemlerin veya bir insanı yok eden eylemlerin özelliğidir. Bu eylemleri genellikle kişiler karşı oldukları bir şeye tepki olarak gerçekleştirirler. Ne olursa olsun ulaşmak istedikleri bir şeye engel oluşturduğunu düşündükleri insanlara karşı böyle eylemler yaparlar veya boyun eğmek istemeyen ya da boyun eğmediği farz edilen, o anda istediklerini elde etmeye engel oluşturan kişilere istediklerini yaptırmak için gerçekleştirirler.

 

Çoğu zaman bir anda gösterilen tepkidir şiddet eylemleri; “kendimi tutamadım” ifadesini sık sık kullanır bunları gerçekleştirenler. Kimileri ne yaptıklarının farkına varınca hemen intihar ederler; bazı kişilerin birilerini öldürüp arkadan intihar ettiğini sık sık okuyoruz. Burada iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Şiddet, insan olan engelleri elimine etme yoluyla ilgilidir. Kişilerin duydukları sayısız değişik ve değişken ihtiyaçlarla doğrudan ilgilidir. Böyle bir psişik ihtiyaç karşı konulmaz bir şekilde (“şiddetli” bir şekilde) ya da soğukkanlı bir şekilde kişileri kuşatır, kararlarının ve eylemlerinin de tek belirleyicisi olur.

 

Burada bir parantez açayım. Türkçede ‘şiddet’ ve ‘şiddetli’ kelimeleri başka bir bağlamda da kullanılıyor. “Şiddetli yağmur” diyoruz, değil mi? Şiddetli rüzgâr, yani her şeyi silip süpüren rüzgâr. Ya da şiddetli arzu, başka her şeyi kenara iten arzu. Ya da “şunun şiddetle karşısındayım” veya “şunu şiddetle red ederim” diyoruz. Bunlar “şiddet” kelimesinin ilginç kullanışlarıdır ve daha önce belirttiğim anlamıyla ilgilidir. Ne var ki şiddet eylemlerini gerçekleştiren herkes, bunları başkasına zarar verme niyetiyle yapmayabilir. Ama zarar vereceğini bilse de, bu, o anda onun için fark yaratmaz. Yani bunun farkına varmanın o an etkisi pek olmaz. Bir şiddet eylemi zarar verme amacıyla yapıldığı zaman ise “vahşet” dediğimiz eylemlerle karşılaşıyoruz. Vahşet, şiddet eylemlerinin bilinçli gerçekleştirilmesidir. Bu iki noktayı şiddete karşı çare ararken, hesaba katmak yararlı olur diye düşünüyorum.

 

Şiddete yapan açısından baktığımızda, şiddet biçimlerinin spektrumu burada sözü edilmeyecek kadar geniştir. Ancak şunu söylemek mümkün: bu spektrumun bir ucunda refleks-tepki var, öbür ucunda da refleksiyon-düşünme var. Şimdi, birincisine böyle bir tepki olarak, neredeyse saf tepki olarak, Camus’nün Yabancısındaki Meursault’nun Arabı öldürmesini düşünebiliriz. Deniz kenarında, ne olduğu belli olmayan bir şey parlar ve Mersault tetiği çeker. Tamamen tepkisel bir davranıştır: etki-tepkinin uç bir örneği. Ama bir de refleksiyonlu eylemler vardır. Bütün sonuçlarını bilerek, kendi kendine bir şeyler sağlamak için yapılanlar, verilen kararlar vardır. Burada örneğin Irak savaşını düşünebiliriz. Ya da daha geriye bakarsak, Hiroşima’yı görebiliriz. Orada bazı şeylerin olacağı bile bile yapılıyor. Belki bütün sonuçları hesaba katılmıyor, ama çok önemli bazı sonuçları bile bile yapılıyor, buna rağmen yapılıyor. Eylemde sınır tanımamanın örnekleridir şiddet eylemleri.

 

Şiddete kurbanı açısından baktığımızda da şiddet hep yaşama hakkının ihlalidir, yaşama hakkının şu veya bu anlamda ihlali. Belki de bunun için bazı şiddet eylemlerine ‘insanlığa karşı suç’ adı verilmiştir. Ama öyle şiddet eylemleri vardır ki, kişinin kendisine de yönelir. Canlı bombalar buna örnektir. Birilerini yok ederken, kendilerini de yok ediyorlar.

 

Terör eylemleri de şiddet eylemleridir. Ama bir farkı vardır. Terör eylemleri tipik şiddet eylemleridir, ama en önemli farkları siyasal olmalarıdır. Çoğu defa yöneldiği kişiyi hedef almazlar. Ona, hedef alınan şeyin temsilcisi olarak saldırılır. Siyasal grupların istediklerini kabul ettirme metodu haline gelmiştir terör eylemleri. Terör eylemlerinde bulunanların istediklerini kabul ettirmek istedikleri kimse, bir gruptur ya da devlettir. İstediklerini dolaylı olarak, şiddet eylemleriyle birilerine kabul ettirmeye çalışırlar. Terör eylemlerini diğer şiddet eylemlerinden ayıran bir özellik de kişilerarası ilişkilerde değil, daha çok gruplararası ilişkilerde karşımıza çıkmasıdır: bir grubun siyasal ya da ideolojik nitelikte olan istediklerini, korkutarak, yıldırarak kabul ettirmesiyle ilgili eylemler olmalarıdır.

                                                                                                                                     4

Şiddet eylemlerinin yöneldiği kimseler, az önce belirttiğim gibi, çoğu zaman kendileri hedef değildir; rastlantısaldır onların olması. Baskı yapılmak istenenler ile şiddete uğrayanların çoğu zaman farklı olması, terör eylemlerinin bir karakteristiğidir. Bir de bu eylemler, “münferit” değil, sistematiktirler. Bir tek olaydan ibaret değildirler, belirli bir arka plânları vardır. O arka plânı da bulmak gerekiyor.

Böylece terör, örgütlü bir grubun, psikolojik baskı yolu ile siyasal/ideolojik istediklerini dolaylı olarak kabul ettirmek için, bu istediklerinin gerçekleşmesine engel oluşturduğunu düşündüğü kimseleri korkutmak, yıldırmak ya da saf dışı etmek için veya doğrudan doğruya öç almak için, sistematik bir biçimde gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirmekle tehdit ettiği, insan haklarını çiğneyen ya da kamu ve özel mülke önemli ölçüde zarar veren şiddet eylemleridir. Bu söylediklerim, bugün gördüğümüz terörün en yaygın biçimleridir. Ama spektrumu çok daha geniştir.

Son on-onbeş yılda şiddet eylemlerinin artışıyla birlikte,  ş i d d e t i n                                       d o ğ a l l a ş t ı ğ ı n ı  da görüyoruz. Hatırlayacaksınız belki: birkaç yıl önce birkaç genç, birkaç şehirde rastgele insan öldürmüştü. Bunun nasıl yapılabildiğini anlamakta güçlük çekiyorum, ama bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bu insanlarla ilgili olarak psikologların bir araştırma yapmaları,  belki bize bazı ipuçları verebilir.

 

Acaba şiddeti ve öldürmeyi bunca doğallaştıran nedir?

Benim görebildiğim ana nedenlerden biri, kitle iletişim araçlarının sorumsuzca kullanılması: insan öldürmeyi ve dövüşmeyi yaşamın doğal bir parçası olarak, sıradan bir davranış, bazan da kahramanlaştıran bir davranış biçimi olarak sunulmasıdır.

Başka önemli bir etken, internet oyunları –örneğin oynayan kişinin öldürdüğü insan kadar puan alması (!) ve sanal ile gerçek öldürmenin farksızlaşmasıdır.

Başka önemli bir etken de, oyuncak silâhlar ve silâhı erkeklikle bağlantılayan kültürel anlayış olsa gerek.                                                                                                          

İnsan Hakları Merkezimiz, en genel anlamda yaşama hakkının ihlali olan şiddet eylemleri yapanların artışı karşısında, şiddet içeren oyunlar ve çocukların bunca severek oynadıkları oyuncak silâhların yaygınlığı karşısında nelerin yapılabileceği sorusunu mercek altına almış bulunuyor. Bu çalışmalara, şiddeti günümüzün en önemli sorunlarından ve telâfi edilemez bir insan hakları ihlali olarak gören –şiddet mağduru olsun olmasın–  herkesin katkılarını bekliyoruz.

 

(Sevgili Sevgi Hanım,
İlişikteki yazım, şiddetle ilgili olarak düzenlediğimiz bir toplantının "Açılış" konuşmasıdır.
Sorularınızın çoğunun cevabı, derli toplu bir şekilde, bu yazıda bulunabilir.
İsterseniz, söyleşi yerine, web sayfanızda yayınlayabilirsiniz.
Kampanyanızın işe yaramasını dilerim.

Selamlar,
İoanna Kuçuradi